Dec 14, 2009

Zihnimin içinde yankılanan sesleri sustumanın bir yolunu bulmaya çalışıyorum. Çığlıklar atan şımarık bir çocuk ruhu dolanıyor içimde. Ne istediğinden emin, istediği oyuncağın alınamayacağından da. Neden alınamayacağını anlıyor, ama umursamıyor. Israr ediyor, tepiniyor, tehditler savuruyor kendi boyunca. O çocuğu suçlamanın gereksizliğini farkediyorum. Çocuk alışık olduğu şekilde davranıyor, alıştırıldıklarını istiyor. Daha önce “yok” dendiğini duymamış, belki yalnızca uzakta birileri bir başkasına söylerken. Vakit geç oldu, çocuk uyumalı, uyumuyor, uyutmuyor. İstemeye, acıtmaya devam ediyor. Sus çocuk sus! Artık bildiğin gibi değil hiç bir şey...

*

Her içine girdiğim arayışta saflığım yüzüme vuruyor dalga geçen yavşak bir dostun beklenmedik bir tokadı gibi. Nasıl oluyor da kendimi, ve etrafımdaki insanları bunca dinleyip sonunda kendimi bile güldürecek anlamlar çıkarabiliyorum yalnızca olan bitenden? Yaşadığımız fiziksel dünyanın kuralları, genel-geçerleri bunca basitken nasıl oluyor da ben kelimelerin, bakışların, seslerin ve sessizliklerin üzerine özenle yığdığım manalarda boğulmaktan zor kurtarıyorum kendimi son anlarda? Neden beceremiyorum basitçe yaşayıp gitmeyi, ve bu satırlara, ve daha henüz yazamadıklarıma hapsediyorum dışarılarda bir yerlerde var gücüyle akıp giden yaşamı? Unutmaya çalıştıklarımın tekrarlanması kaçınılmaz. Kendimi bu yüzden tekrarlıyor bile olabilirim, en kötüsü bu!

No comments: